“Suriye Savaşının Nedeni Enerji Mi?”

0

Oğuzhan AKYENER-TESPAM Başkanı

Oğuzhan AKYENER @Twitter

2011 yılının baharından beri bahar yüzü göremeyen Suriye’de iç savaş bütün yıkımıyla devam etmektedir. Aslında günümüzde artık 30’dan fazla ülkenin de dolaylı yada bizzat katıldığı süreçlerde sürekli değişen dengelerin yaşandığı bu çatışma ortamını tanımlamak için “iç savaş” tabiri de yetersiz kalmaktadır. Rakamlar konusunda netlik mümkün olmasa da, neredeyse 7. yılına giren kaos süreci Suriye topraklarında yaşayan 5,5 milyondan fazla insanın göç etmesine, yarım milyondan fazla da insanın ölümüne neden olmuştur. Ülkenin demografik, sosyal, kültürel, ekonomik altyapısı tamamıyla altüst olmuştur. Buna rağmen çatışma ve savaş bulutları Suriye’yi yakın zamana kadar da terk edecek gibi görülmemektedir.*

Suriye geneline bakıldığında, bu çatışmalarda taraf olan ana iç unsurların; rejim güçleri, muhalifler, PYD ve DAEŞ olduğu görülecektir (Harita 1). Bölgede genel anlamda “barış sağlama” maksadıyla varlık gösteren başlıca etkin dış unsurlar ise PYD’ye destek veren ABD, rejim güçlerini destekleyen İran ve Rusya, ÖSO’yu ve bölgedeki Türkmen yapılanmasını destekleyen Türkiye, ABD’nin kurduğu koalisyondaki başlıca müttefikler, bazı Arap ülkeleri, her fırsattan istifade etmeyi bilen İsrail ve IKBY olarak görülebilecektir.

Genel anlamda bir değerlendirme yapıldığında, Suriye’de:

– ABD bölgesel etkinliğini sürdürmeye devam etmeyi, Rusya ve İran’ın yanı sıra (kendisine bağlı olmama riskine binaen) Türkiye’nin de bölgede etkinlik kurmasını engellemeyi, İsrail’in güvenliğini tehdit edecek her türlü riski bertaraf etmeyi, bu planları yaparken de; farklı bahaneler ile bölgede askeri olarak varlığını sürdürebilmeyi, bölgede kontrolü sağlamak için kullanabileceğini düşündüğü bir Kürt devletini hayata geçirmeyi ve savaşın getirdiği ticari imkanlardan yararlanabilmeyi hedeflemektedir. Bu kapsamda Suriye’de PYD’yi, Irak’ta IKBY’yi desteklemekte ve bu grupların önünü açabilmek için de DAEŞ’i kullanmaktadır.

– Rusya ise yüzlerce yıllık hedeflerinden biri olan sıcak denizlere inme gayesi kapsamında kendisi için en önemli Doğu Akdeniz üssü olan Suriye’de varlığını daha da arttırarak sürdürme ve bu noktada İran’ın da desteği ile Esat rejimine sahip çıkma yönünde politikalar izlemektedir.

– İran henüz iç karışıklıklar başlamadan dahi Suriye ile ilişkilerini geliştirmiş, iç savaş sonrasında da Esat’ın en yakın müttefiklerinden biri haline gelmiştir. Ayrıca bölgeye aileleri ile yerleşmek amaçlı gönderdiği çok sayıdaki Şii militanı sayesinde Suriye’de ciddi bir askeri varlık da elde etmiştir.

– Başlıca gayesi ABD’nin Irak ve Suriye’de talep ettiği etnik-dini yapıyla oynamak, bunu yaparken de bir Kürt oluşumu için zaman kazandırmak ve ayrıca Sünni – Şii çatışmasına da katkı sağlamak olan DAEŞ de bölgede miadını tamamlamaya başlayan terör örgütlerinden bir tanesidir.

– PKK’nın Suriye kolu olan PYD ise kendilerine vadedilen ve DAEŞ tarafından teslim ediliveren bölgelerde bir Kürt devleti oluşumunu sağlamak için ABD’nin direktifleriyle faaliyetlerini sürdürmektedir.

– Sürece aktif unsur olarak geç katılan ve yaşanan gelişmelerden en çok etkilenen ülke olan Türkiye de; öncelikle sınırlarındaki terör tehdidini bitirerek, Suriye’ye yeniden barışı getirmek ve oradaki mazlumların yeniden huzura ermelerini sağlamak istemektedir.

Süreci en başından beri takip eden ve 2015 yılına kadar daha çok pasif girişimlerde bulunan Türkiye birçok açıdan yaşanan gelişmelerden bir hayli negatif olarak etkilenmiştir. Bu kapsamda dünya Suriye’den göçe zorlanan masumlara kapılarını kapatırken, Türkiye (gayri resmi rakamlara göre) 3,5 milyonun üzerinde mülteciyi kabul etmiş ve bu konuda (iç ve dış kalemler kapsamında) 30 milyar dolardan fazla harcama yapmıştır. Sürecin sosyal ve ekonomik etkilerinin yanı sıra, 911 km’lik sınır hattı boyunca yaşanan çatışmalardan büyük zararlar görmüş ve sınırında öncelikle DAEŞ, sonrasında da PYD terör oluşumları ile muhatap olmak zorunda kalmıştır. Tüm bunların yanı sıra, Suriye Türkiye için tarihi bir miras, din kardeşi, benzer etnik unsurların yaşadığı akraba ülke ve “misak-ı milli” anlayışından gelen namus borcu anlamlarını da ihtiva etmektedir.

Bu sebeple süreç değerlendirilirken, Türkiye için: “Suriye de ne işimiz var?” gibi sığ yaklaşımlarla eleştirilerde bulunulmadan, daha kapsamlı bir değerlendirme yapılması yerinde olacaktır. Ayrıca böyle bir soru sorulmadan öncelikle sürece müdahil olan onlarca alakasız ülkenin de niçin bu konu ile ilgilendiklerinin sorgulanması gereklidir.
Muhakkak ki, Türkiye diğer aktörlere nazaran bölgede var olabilmeyi ve bölgenin kaderini etkileyecek girişimlerde bulunabilmeyi en fazla hak eden ülkedir.

Türkiye’nin bu noktada Suriye politikaları incelendiğinde, sürecin başlarında ABD ile paralel stratejiler izlendiği ve Esat karşıtı bir tavır takınıldığı, hatta ABD ile birlikte ÖSO gibi bazı muhalif gruplara (daha pasif statüde) destek verildiği görülmektedir. 2015’in başlarında Türkiye’nin sınırları kullanılarak, peşmergenin DAEŞ’in Kobani saldırılarına karşı PYD’ye destek vermesinden sonra, Kobani’de kesin hakimiyet sağlayan PYD’nin zamanla daha yayılmacı bir politika izmesi neticesinde Türkiye artık bölgede daha aktif&resmi bir varlık göstermeye karar vermiştir. Bu sebeple ilk olarak Temmuz 2015’te DAEŞ’e karşı kurulan koalisyona hava unsurlarıyla destek vermeye başlamıştır. Aynı süreçte PYD’yi de Fırat’ın batısı hususunda uyarmıştır.

Bu uyarı ve dış politikasında yaşanmaya başlayan gözle görülür bazı dönüşümler neticesinde Türkiye bir anda PKK ve DAEŞ’in saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştır. Tahsis edilmeye çalışılan Kürt açılımı süreci de sona ermiştir. Türkiye’nin kendi içinde PKK’ya ve DAEŞ’e karşı yoğun mücadele sarfetme sürecini de fırsat bilen PYD, DAEŞ tarafından kendisine bırakılan Tel Abyad ve Münbiç’i işgal etmiştir. 24 Kasımda Rus uçağının düşürülmesi akabinde ise Türkiye, Suriye içinde çok daha temkinli ve bir nevi ABD’ye mecbur bırakılmaya çalışılan bir sürecin içine atılmaya çalışılmıştır. Sonrasında yeniden Rusya ile ilişkileri toparlama sürecine girilirken gerçekleştirilen ABD destekli FETÖ darbe girişimi Türkiye’nin hem Suriye politikasını hem de genel anlamdaki dış politikasını önemli ölçüde değiştirmiştir. Darbeden neredeyse 1 ay sonra Fırat Kalkanı harekatına girişilmiş ve sonrasında da hem Suriye’de hem de uluslararası arenada daha bağımsız, etkin ve milli politikalar izlenmeye başlanmıştır.

Küresel anlamda birçok denge değişirken, ABD elindeki dünya hakimiyetini Çin ve İngiltere öncülüğündeki yeni oluşumlara kaptırmamak için yoğun mücadele sarfetmek zorunda kalmış, fakat Türkiye’nin Irak – Katar – Filistin – Suriye – Somali gibi geniş bir coğrafyada attığı kararlı adımlar geniş ölçekte ABD’nin birçok planının bozulmasına sebep olmuştur.

Türkiye izlediği stratejiler ve kurduğu işbirlikleri ile dengeleri nasıl değiştirebileceğini göstermiştir. Bu adımlar kurulmaya çalışılan yeni dünya düzenindeki anahtar oyunculardan bir tanesinin de Türkiye olacağının kanıtıdır.
Bu pencereden bakıldığında, gelinen süreçte Suriye üzerinde oynanan oyunların küresel etkileri ve küresel hesaplaşmalarla ilgili yönleri olduğu da düşünülebilecektir.

Son olarak ABD’nin her türlü engellemesine rağmen, Türkiye PYD’nin işgal ettiği en önemli şehirlerden olan Afrin’in teröristlerden temizlenmesine yönelik “zeytin dalı” operasyonunu da başlatmıştır ve emin adımlarla yoluna devam etmektedir.

Tüm bu siyasi dengelerin yanı sıra, Suriye’deki enerji potansiyelinin yaşanan gelişmeler ve iç savaş süreci nezdinde de değerlendirilmesi gerekip gerekmeyeceği yönde kamuoyunda soru işaretleri dolaşmakta ve söylemler ortaya konulmaktadır. Hatta öyle ki, iç savaşa enerji kaynaklarının sebep olduğu ve ABD ile Rusya’nın bu kaynakları elde etmek için mücadele ettikleri gibi söylemler dahi ortaya atılmıştır.

Peki bu söylemler ne kadar gerçekçidir?

Bu soruya cevaben teknik yaklaşımlar neticesinde özetle şu ifade ortaya atılabilecektir ki: Suriye’nin mevcut uluslararası ajansların ortaya koyduğundan/açıkladığından daha fazla rezervi ve daha büyük potansiyeli mevcuttur. Lakin sahip olduğu kaynaklar genellikle daha düşük kaliteye ve daha yüksek üretim maliyetlerine sahiptir. Bunun yanı sıra büyük balıkların ağzını sulandırmayacak kadar küçük, fakat bölgede yeni bir devlet kurulmasına imkan sağlayacak kadar da büyüktür.

Yani ilgili kaynaklar analiz edildiğinde, petrol sahalarının büyük bir bölümünü eline geçirmiş olan PYD’nin bu kaynaklar sayesinde bir terör devleti kurabileceği, fakat konunun ancak bu minvalde ehemmiyete sahip olabileceği, ABD ve Rusya gibi devlerin arasında dikkate alınacak ve çatışmaya sebep olacak boyutta bir önem arzetmeyeceği sonucuna varılabilecektir.

Ayrıca Suriye savaşının sebebi olarak ortaya atılan “Katar gazını Suriye üzerinden Avrupa’ya taşıma”, “Kürt enerji koridoru”, “İran gazının Kürt koridoru üzerinden Avrupa’ya nakli” gibi senaryolar da (siyasi ve güvenlik perspektifi bir kenara) özellikle arz potansiyeli ve ekonomik koşullar dikkate alındığında tutarlı ve gerçekçi değildir.
Tekrar vurgulamak gerekirse, sürecin ana sebepleri enerji merkezli olmaktan ziyade siyasidir. Enerji sadece bu minvalde kurulabilecek denklemlerde bir etmendir.

Böylesi çok aktörün katıldığı ve birçok etmenin bulunduğu bu sürecin doğru yorumlanabilmesi için de; dinamik ve uzun dönemli, bölgesel – küresel etkileriyle birlikte, bütün ilgili unsurları kapsayan analizler yapılması gereklidir.
Suriye’deki en önemli etnik unsurlardan biri olan ve Türkiye’nin her daim yanında yer alan Türkmenlerin de ayrıca incelenmesi ve belirlenecek stratejilerde desteklenmesi çok önemlidir.

”Bu yazı Enerji Panorama dergisinin Şubat 2018 tarihli sayısı için özel hazırlanmış ve yayınlanmıştır. Yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Türkiye Enerji Vakfı’na aittir. Tekrar yayınlanması halinde kaynak gösterilerek bu sayfaya aktif bağlantı sağlanması zorunludur.”

Share.

About Author

Türkiye Enerji Vakfı (TENVA), enerji kaynakları, teknolojileri, politikaları ve enerji piyasalarında gerçekleşmekte olan ulusal ve uluslararası gelişmelere aktif katkı sunmak için 2012 yılında faaliyetlerine başladı. Enerji sektörüne özel Türkiye'nin ilk ve tek düşünce kuruluşu olmanın verdiği ağırlıkla çalışmalarını gerçekleştiren TENVA bünyesinde; Enerji Teknolojileri ve Sürdürülebilirlik Araştırma Merkezi, Uluslararası Enerji Politikaları ve Diplomasisi Araştırma Merkezi, Enerji Piyasaları ve Düzenleyici İşlemler Araştırma Merkezi yer almaktadır. TENVA, dünya piyasalarındaki eğilimler ve politik gelişmeler dikkate alınarak; uluslararası bir bakış ve disiplinler arası bir anlayış ile sektörü ele alıyor ve bu anlayış çerçevesinde 2013 Haziran ayından bu yana aylık olarak Enerji Panorama dergisini yayınlıyor.

Yorum Bırakın!